İlk evime taşındığımda mobilyaları yerleştirmek bana kolay geldi; asıl kafa karışıklığı ondan sonra başladı. Elimde annemden gelen bir vazo, bir kutu mum, birkaç kitap ve alışverişlerde birikmiş ufak objeler vardı. Hepsini konsolun üstüne dizdim, geri çekilip baktım ve içimden "burası neden bu kadar dağınık görünüyor?" diye sordum. Oysa hiçbir şey kirli ya da yerinden çıkmış değildi. Sonradan anladım ki sorun eşyalarda değil, onları nasıl yerleştirdiğimdeydi.
Aradan geçen zamanda birkaç ev, birkaç yüz kez yer değiştirilmiş vazo sonrası dekoratif aksesuar kullanımının aslında birkaç basit prensibe dayandığını gördüm. Renk uyumu ya da mobilya yerleşimi kadar teknik değil; daha çok göz terbiyesi meselesi. Bu yazıda kendi denemelerimden süzdüğüm şeyleri, yeni başlayan birine anlatır gibi anlatacağım.
En çok işime yarayan kural buydu: objeleri tek tek değil, gruplar halinde düşünmek. Beş ayrı objeyi rafın beş ayrı noktasına dağıttığımda oda hep "kalabalık ama boş" görünüyordu. Aynı beş objeden üçünü bir araya toplayıp ikisini kaldırdığımda ise ortaya bir düzen çıktı.
Simetri güzel bir şey ama simetrik yerleşim gözü hızlı doyuruyor. İki mumu yan yana koyduğumda göz ikisini karşılaştırıp geçiyor. Üç obje koyduğumda ise göz aralarında dolaşıyor, sahne biraz daha "canlı" duruyor. Bu yüzden vitrin, konsol, sehpa gibi noktalarda üçlü, bazen beşli gruplar kuruyorum. Yalnız her yerde tek sayı zorunlu değil: şömine üstü veya yatak başı gibi doğal olarak simetri isteyen yerlerde ikili düzen daha huzurlu duruyor.
Üçlü grubu kurarken tek şeye dikkat ediyorum: üç obje aynı boyda olmasın. Uzun bir vazo, ortada bir mum, en önde alçak bir tabak ya da küçük bir heykel. Bu üçgen kurgusu neredeyse her seferinde işe yarıyor. Elimde yükseklik farkı yoksa hile yapıyorum: iki kitabı üst üste koyup üzerine küçük objeyi oturtuyorum. Kitaplar bu işte benim en sadık yardımcım oldu; hem yükseklik veriyorlar hem de rengi ve dokusuyla ortama katkı sağlıyorlar.
Objeler birbirine yakın durmalı; aralarındaki mesafe kendi boyutlarından fazla olursa grup dağılıyor, üç ayrı yalnız obje haline geliyor. Ben grubu bir tepsi, hasır bir altlık veya küçük bir kitap üzerine oturtmayı seviyorum. Tepsi görünmez bir çerçeve gibi davranıp "bunlar birlikte" diyor. Sehpa üstündeki dağınıklık hissinin yarısı bu basit hamleyle kayboluyor.
Gruplama işi oturduktan sonra ikinci mesele derinlik. Düz bir hatta dizilmiş objeler vitrin gibi duruyor; hafif üst üste binen objeler ise yaşanmış bir ev hissi veriyor.
Konsolun üstünü kurarken kendime üç sıra hayal ediyorum. En arkaya duvara yaslanan büyük bir parça geliyor: çerçeveli bir baskı, tablo ya da ayna. Ortaya vazo, mumluk, uzun bir obje. En öne ise küçük ve alçak şeyler: bir kase, kokulu mum, katlanmış bir örtü. Öndeki obje arkadakinin bir kısmını hafifçe kapatıyor ve işte o örtüşme derinliği yaratan şey oluyor. Aydınlatmada katmanlı ışık mantığını kurarken de benzer bir düşünme biçimi var; buradaki mesele ışık yerine hacim.
Yeni başladığımda en büyük hatam her yüzeyi doldurmaktı. Rafın boş kalması bana "eksik" gibi geliyordu. Şimdi bir yüzeyin yaklaşık üçte birinin boş kalmasını hedefliyorum. Bu boşluk, koyduğum objelerin nefes alması demek. Özellikle küçük dairelerde bu daha da önemli: metrekare azken kalabalık aksesuar odayı iyice sıkıştırıyor. Bir kere şu testi yaptım ve hâlâ yapıyorum: bir yüzeyden üç objeyi kaldırıp bir gün öyle bırakıyorum. Çoğu zaman geri koymak istemiyorum.
Aynı grup içinde farklı malzeme kullanmak sahneyi zenginleştiriyor. Cam vazo, seramik kase, ahşap altlık, biraz da yeşil bir bitki. Hepsi cam olsa soğuk, hepsi ahşap olsa donuk duruyor. Bir de tek yeşil dokunuş kuralım var: her aksesuar grubuna canlı ya da kurutulmuş bir bitki katmaya çalışıyorum, çünkü organik form diğer objelerin sertliğini yumuşatıyor.
Aksesuarlarda renk konusunda cimri olmayı öğrendim. Odanın ana paletinden iki, en fazla üç renk seçip aksesuarları bunun içinde tutuyorum. Rengi sınırladığınızda farklı objeler bir aile gibi görünüyor. Canlı bir renk kullanmak istediğimde onu tek bir noktada, mesela bir kitap kapağında veya küçük bir kasede bırakıyorum.
Dekoratif aksesuar kullanımında öğrendiğim en değerli şey, ekleyerek değil çıkararak ilerlemek oldu. Bir yüzeye başlarken önce tamamen boşaltıyorum, sonra en sevdiğim parçayı koyup üzerine iki obje daha ekliyorum. Üç adımda durup bakıyorum. Fazla geldiyse bir şeyi geri alıyorum.
Bir de şu var: aksesuarlar sizinle birlikte değişir. Bir seyahatten gelen taş, bir hediye, mevsimine göre dallar... Bu yüzden hepsini bir günde tamamlamaya çalışmayın. Elinizdekiyle üç gruplu bir düzen kurun, birkaç hafta yaşayın, sonra eksik hissettiğiniz yere yeni bir parça arayın. Bu yavaş yol, bir seferde alınmış aksesuar setinden çok daha kişisel b